|
İslam'ın dünya üzerindeki yükselişini incelemeden
önce, buna temel olan bir başka kritik gelişmeyi ele almak gerekir:
Bu, ateizmin çökmesi ve inancın yükselmesidir.
İnsanlık tarihini inceleyen, özellikle de fikri ve
sosyal boyutta inceleyen hemen herkes, 19. yüzyılın gelecek dönemlerde
yaşanacak manevi çöküşün ilk adımlarının atıldığı önemli bir devir
olduğunu kabul edecektir. Bu devrin en önemli özelliği, o zamana
kadar dünyanın geneline hakim olan 'Teist' (yani Allah'ın varlığını
kabul eden) inançlara ve dinlere karşı, ateizmin yani Allah'ı
inkar düşüncesinin güç kazanmasıdır.
Ateizm, elbette eski çağlardan beri var olmuştu.
Ancak bu fikrin asıl yükselişi, 18. yüzyıl Avrupası'ndaki bazı
din karşıtı düşünürlerin felfeselerinin yayılmasıyla ve siyasi
sonuçlar vermesiyle başladı. Diderot, Baron d'Holbach gibi materyalistler,
evrenin sonsuzdan beri var olan bir madde yığını olduğunu ve madde
dışında bir varlık alemi bulunmadığını öne sürdüler. 19. yüzyılda
ateizm daha da yaygınlaştı. Feuerbach, Marx, Engels, Nietzsche,
Durkheim, Freud gibi düşünürler, ateist düşünceyi farklı bilim
ve felsefe alanlarına uyguladılar.
Ateizme en büyük desteği sağlayan kişi ise, yaratılışı
reddeden ve buna karşı evrim teorisini öne süren Charles Darwin
oldu. Darwinizm, ateistlerin asırlardır cevap veremedikleri "canlılar
ve insan nasıl var oldu" sorusuna, sözde bilimsel bir cevap getirdi.
Doğanın içinde, cansız maddeyi canlandıran ve sonra da ondan milyonlarca
farklı canlı türü türeten bir mekanizma olduğunu iddia etti ve
pek çok kişiyi bu yanılgıya inandırdı.
19. yüzyılın sonlarında, ateistler, kendilerince
her şeyi açıkladığını sandıkları bir 'dünya görüşü' oluşturmuşlardı:
Evrenin yaratıldığını inkar ediyor, buna karşı "evren sonsuzdan
beri vardır, başlangıcı yoktur" diyorlardı. Evrendeki düzen ve
dengenin tesadüflerin sonucu olduğunu ileri sürüyor, kainatta
hiçbir amaç bulunmadığını iddia ediyorlardı. Canlıların ve insanın
nasıl var olduğu sorusunun Darwinizm tarafından açıklandığını
sanıyorlardı. Tarih ve sosyolojinin Marx ve Durkheim, psikolojinin
ise Freud tarafından ateist temellerde açıklandığını zannediyorlardı.
Oysa bu görüşlerin her biri, 20. yüzyıldaki bilimsel, siyasi ve
toplumsal gelişmelerle yıkıldı. Astronomiden biyolojiye, psikolojiden
toplumsal ahlaka kadar pek çok farklı alandaki bulgu, tespit ve
sonuçlar, ateizmin tüm varsayımlarını temelinden çökertti.
 
Karl Marx, Emile Durkheim ve Sigmund
Freud ateist düşünceyi farklı bilim ve felsefe alanlarında
uygulayarak, bu görüşün yaygınlaşmasına neden oldular.
|
Amerikalı yazar Patrick Glynn, 1997'de yayınlanan
God: The Evidence, The Reconciliation of Faith and Reason in a
Postsecular World (Allah'ın Delilleri, Sekülerizm Sonrası Dünyada
Akıl ve İnancın Uzlaşması) isimli kitabında, bu konuda şu yorumu
yapar:
20. yüzyılda bilimsel, siyasi ve
toplumsal alandaki gelişmeler ateizmi temelinden çökertti.
Amerikalı yazar Patrick Glynn'in God: The Evidence adlı
kitabında da bu çöküş süreci ele alınmaktadır.
|
Geçen iki on yılın araştırmaları, daha önceki neslin
seküler ve ateist düşünürlerinin Allah hakkındaki tüm varsayımlarını
ve öngörülerini tersine çevirmiştir. (Söz konusu) Modern düşünürler,
bilimin evrenin daha da mekanik ve rastlantısal olduğunu ortaya
çıkaracağını sanmışlar; aksine bilim, evrende akıl almaz derecede
geniş bir 'büyük tasarım' olduğunu gösteren hiç beklenmedik hassas
düzenin boyutlarını keşfetmiştir. Modern psikologlar dinin bir
nevroz olarak tanımlanıp terk edileceğini öngörmüşler, aksine
dini inançların temel zihin sağlının çok hayati bir parçası olduğu
ampirik (bulgusal) olarak ortaya çıkmıştır.
Bunu az sayıda kişi fark etmiş gibi
görünüyor, ama şu açık bir gerçektir: Bilim ve inanç arasında
geçen bir asırlık büyük tartışmanın ardından, şu anda konumlar
tamamen altüst olmuş durumda. Darwin'in ardından, Huxley ve Russell
gibi ateistler ve agnostikler, hayatın tamamen rastlantısal ve
evrenin de radikal biçimde amaçsız olduğunu gösteren bir teze
dayanabiliyorlardı. Çok sayıda bilim adamı ve entellektüel hala
bu görüşe tutunmaya devam etmektedir. Ama bunu savunmak için giderek
daha da mantıksız uçlara savrulmaktadırlar. Günümüzde somut deliller,
çok güçlü bir şekilde, Allah inancı yönünde işaret vermektedir.2
Kısacası ateizm 20. yüzyılın son çeyreğinde çok ani
bir çöküş yaşamıştır. Hem de ateistlerin kendilerine en büyük
dayanak olarak göstermek istedikleri bilim ve sosyoloji gibi kavramların
eliyle. Bu bölümde, ateizmin kozmoloji, biyoloji, psikoloji, tıp
veya sosyoloji gibi farklı alanlardaki söz konusu büyük çöküşünü
özet bir biçimde inceleyecek, sonraki bölümlerde ise bunun İslam'ın
yükselişine nasıl zemin hazırladığını göreceğiz.
Kozmoloji: Sonsuz Evren Kavramının
Çöküşü ve Yaratılışın Keşfedilmesi
Evrenin sonsuzdan beri var olduğu
görüşünü öne süren Immanuel Kant (üstte), materyalistlerin
şiddetle savundukları bir iddia ortaya atmış oldu.
|
20. yüzyıl biliminin ateizme vurduğu ilk büyük
darbe, kozmoloji alanında oldu. 'Sonsuzdan beri var olan evren'
inancı yıkıldı ve evrenin bir başlangıcı olduğu, bir başka ifadeyle
yoktan yaratıldığı bilimsel delillerle ortaya çıktı.
Söz konusu 'sonsuzdan beri var olan evren' fikri,
Batı dünyasına materyalist felsefe ile birlikte girmişti. Eski
Yunan'da gelişen bu felsefe, maddeden başka bir varlık olmadığını
savunuyor, evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini öne sürüyordu.
Materyalizm, Ortaçağ'da Kilise'nin hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı.
Ama Yeni Çağ'da Batılı bilim ve fikir adamlarının yeniden Eski
Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte, materyalizm de
yeniden kabul görmeye başladı.
Materyalist evren anlayışını Yeni Çağ'da ilk kez
savunan kişi ise (felsefi anlamda materyalist olmamasına rağmen)
ünlü Alman düşünür Immanuel Kant oldu. Kant, evrenin sonsuzdan
beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın mümkün
sayılması gerektiğini öne sürdü. 19. yüzyıla gelindiğinde ise,
evrenin bir başlangıcı, yani yaratılış anı olmadığı şeklindeki
iddia, geniş çapta kabul görür hale gelmişti. Karl Marx, Friedrich
Engels gibi diyalektik materyalistlerin şiddetle sahiplendikleri
bu iddia, 20. yüzyıla da taşındı.
Bu fikir, her zaman için ateizmle içiçe oldu. Çünkü
evrenin bir başlangıcı olması, onu Allah'ın yarattığı anlamına
geliyordu ve buna karşı çıkmanın tek yolu da, hiçbir bilimsel
dayanağı olmadığı halde, 'evren sonsuzdan beri vardır' iddiasını
öne sürmekti. Bu iddiayı ısrarla sahiplenenlerden biri, 20. yüzyılın
ilk yarısında yazdığı kitaplarla materyalizmin ve Marksizm'in
ünlü bir savunucusu haline gelen Georges Politzer idi. Politzer,
Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında, "sonsuz evren" modelinin
geçerliliğine güvenerek yaratılışa şöyle karşı çıkıyordu:
Üstteki tabloda Karl Marx ve Friedrich
Engels, 1847'de Londra'da katıldıkları bir toplantıda sapkın
görüşlerini savunurlarken görülmektedir.
|
Evren yaratılmış bir şey değildir.
Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından
belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan varedilmiş
olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her şeyden
önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten
(yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Bu
ise bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir.3
Politzer, yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken,
bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. Oysa bilim, çok geçmeden,
Politzer'in "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek
gerekir" derken belirttiği gerçeği, yani evrenin bir başlangıcı
olduğu gerçeğini ispatladı.
Materyalistlerin "sonsuz evren"
iddiası, astronom Edwin Hubble'ın tüm evrenin tek bir noktadan,
büyük bir patlama sonucu oluştuğunu ortaya çıkarması ile
yerle bir oldu.
|
Bu ispat, 20. yüzyıl astronomisinin belki de en önemli
kavramı olan Big Bang (Büyük Patlama) teorisinden geldi.
Big Bang teorisine bir dizi keşif sonunda varıldı.
Amerikalı astronom Edwin Hubble, 1929 yılında, evrendeki galaksilerin
birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını ve dolayısıyla
evrenin genişlemekte olduğunu fark etti. Genişleyen bir evrenin
içinde zamanda geri gidildiği takdirde, tüm evrenin tek bir noktadan
başladığı sonucu ortaya çıkıyordu. Hubble'ın buluşunu yorumlayan
astronomlar, bu 'tek nokta'nın sonsuz bir çekim gücü ve sıfır
hacme sahip 'metafizik' bir durum olduğu gerçeğiyle karşılaştılar.
Madde ve zaman, bu hacimsiz noktanın dışarıya doğru 'patlamasıyla'
ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle, evren yoktan yaratılmıştı.
Bir taraftan da materyalist felsefeye
ve bu felsefenin temelindeki 'sonsuz evren' fikrine bağlı kalmaya
kararlı olan astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sonsuz
evren fikrini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde
gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington'ın "felsefi olarak
doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi
beni rahatsız etmektedir" sözünden anlaşılıyordu.4
Ancak Big Bang, materyalistleri 'rahatsız etmesine' rağmen, somut
bilimsel bulgularla desteklenmeye devam etti. Arno Penzias ve
Robert Wilson adlı iki bilim adamı 1960'lı yıllarda yaptıkları
gözlemlerle, bu patlamanın radyoaktif kalıntılarını (kozmik fon
radyasyonunu) tespit ettiler. Aynı gerçek 1990'larda COBE (Kozmik
Fon Tarayıcısı) adlı uydu tarafından doğrulandı.
Tüm gerçekler karşısında ateistler köşeye sıkışmış
durumdadırlar. Atheistic Humanism (Ateistik Hümanizm) kitabının
yazarı, Reading Üniversitesi'nden ateist felsefe profesörü Anthony
Flew, ilginç bir itirafta bulunur:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna
iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big
Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü
bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir:
Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum,
ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir
durum olmadığını itiraf etmeliyim.5
Big Bang'e yönelik bu ateist tepkinin
bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden biri
olan Nature'ın editörü John Maddox'un 1989 yılında yazdığı bir
makalede ifade edilmiştir. Maddox, 'Kahrolsun Big Bang' (Down
with the Big Bang) başlığıyla yazdığı makalede "Big Bang'in felsefi
olarak kabul edilemez olduğunu" çünkü "Big Bang ile birlikte teologların
yaratılış fikrine güçlü bir destek bulduklarını" belirtmiş ve
"Big Bang'in önümüzdeki on yılı çıkaramayacağı" kehanetinde bulunmuştur.6
Oysa Maddox'un bu ümit dolu beklentisine rağmen, Big Bang o günden
bu yana çok daha güçlenmiş, evrenin yaratılışını ispatlayan daha
pek çok bulgu elde edilmiştir.
Bazı materyalistler ise bu konuda nispeten daha mantıklı
davranmaktadırlar. Örneğin İngiliz materyalist fizikçi H. P. Lipson,
yaratılışın bilimsel bir gerçek olduğunu 'istemeden de olsa' şöyle
kabul eder:
Bence, bu noktadan daha da ileri
gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu
onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece
zor olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi
destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz.7
Sonuçta modern astronominin ulaştığı gerçek şudur:
Madde ve zaman, her ikisinden de bağımsız olan, sonsuz güç sahibi
bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. İçinde yaşadığımız evreni
var eden sonsuz güç, bilgi ve akıl sahibi olan Allah'tır.
Fizik ve Astronomi: Rastlantısal
Evren Düşüncesinin Çöküşü ve "İnsani İlke"nin Keşfi
20. yüzyıldaki astronomik buluşların çökerttiği ikinci
bir ateist dogma ise, 'rastlantısal evren' iddiasıdır. Evrendeki
maddelerin, gök cisimlerinin, bunlar arasındaki ilişkileri belirleyen
kanunların herhangi bir amaca yönelik olmadan, tesadüfen belirlenmiş
oldukları düşüncesi, çok çarpıcı bir biçimde yıkılmıştır.
Bilim adamları ilk kez 1970'li yıllardan itibaren,
evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas
bir biçimde ayarlandığı gerçeğini fark etmeye başladılar. Araştırmalar
derinleştirildikçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının;
yerçekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin; atomların
ve elementlerin yapılarının tümünün insanın yaşamı için tam olmaları
gereken şekilde düzenlendikleri birer birer bulundu. Batılı bilim
adamları bugün bu olağanüstü tasarıma 'İnsani İlke' (Anthropic
Principle) adını vermektedirler. Yani evrendeki her ayrıntı, insan
yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır.
George Greenstein The Symbiotic
Universe adlı kitabında evrendeki kusursuz tasarıma örnekler
verir.
|
İnsani İlkenin en temel bazı örneklerini şöyle özetleyebiliriz:
Evrenin ilk genişleme hızı (Big Bang'in patlama
şiddeti) tam olması gerektiği ölçüde olmuştur. Bilim adamları,
eğer ilk patlama hızı milyar kere milyarda bir bile farklı olsa,
o durumda maddenin ya tekrar içine çökmüş veya tamamen dağılmış
olacağını hesaplamaktadırlar. Bir diğer deyişle, daha evrenin
ilk anında, milyar kere milyarda birlik bir isabet vardır.
Evrendeki mevcut dört fiziksel kuvvet (yerçekimi,
zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve elektromanyetik
kuvvet), düzenli bir evren ortaya çıkması, elementlerin ve dolayısıyla
yaşamın var olabilmesi için tam olmaları gereken değerlerdedirler.
Bu kuvvetlerdeki çok küçük oynamalar (örneğin 1039'da 1 veya 1028'de
1 gibi, yani kaba bir hesapla milyar kere milyar kere milyar kere
milyarda 1'lik farklar), evrenin sadece bir radyasyondan ibaret
olmasına veya hidrojen dışında hiçbir elementin var olmamasına
sebep olabilirdi.
Güneş'in ideal büyüklüğü, Dünya'nın güneşe olan
ideal uzaklığı, suyun benzersiz fiziksel ve kimyasal özellikleri,
Güneş ışınlarının tam yaşam için gerekli dalga boyunda oluşu,
Dünya atmosferinin solunum için en ideal orandaki gazları içermesi,
Dünya'nın manyetik alanının, yeryüzü şekillerinin tam insan yaşamına
uygun biçimde olması gibi daha pek çok 'hassas ayar' vardır. (Bu
konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı,
İstanbul, 1999)
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton
ve kitabı Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal
Purpose in the Universe.
|
Bu hassas ayar kavramı, bugün
astrofiziğin en çarpıcı bulgularından biri durumundadır. Evrendeki
hangi fiziksel kural, hangi değişken incelense, bunların insan
yaşamına en ideal ortamı sağlayacak çok özel değerlere sahip olduğu
görülür. Ünlü astronom Paul Davies, bunun sonucunu The Cosmic
Blueprint (Kozmik Plan) adlı kitabının son paragrafında "bir tasarım
olduğu düşüncesi, ezici biçimde üstün gelmektedir" diye açıklar.8
Astrofizikçi W. Press ise Nature
dergisindeki bir makalesinde, "evrende, akıllı yaşamın gelişmesini
destekleyen büyük bir tasarım bulunmaktadır" demektedir.9
İşin ilginç yanı, söz konusu bulguları ortaya çıkaran
bilim adamlarının çok büyük bölümünün, aslında bu sonuca varmayı
pek de istemeyen materyalist bakış açısına sahip olan bilim adamları
oluşudur. Bilimsel çalışmalarında Allah'ın varlığına delil aramak
gibi bir niyetle hareket etmemişlerdir. Ama hepsi, belki de çoğu
bunu hiç istemediği halde, evrenin ancak olağanüstü bir tasarımla
açıklanabileceği sonucuna varmışlardır.
Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic
Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu gerçeği şöyle itiraf
eder:
Bu, (fizik kanunlarının yaşam için
özel olarak tasarlanmış oluşu) nasıl mümkün olabildi?... Kanıtları
inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz;
bir doğa üstü Akıl devreye girmiştir. Yoksa acaba bir anda, hiç
de o niyeti taşımamamıza rağmen, İlahi bir Varlık'ın var olduğuna
dair bilimsel delillerle mi yüzyüze geliyoruz?10
Bir ateist olan Greenstein 'acaba' diye başlayan
sorusuyla, gördüğü apaçık gerçeği anlamazlıktan gelmeye çalışmaktadır.
Ama konuya ön yargısız yaklaşan pek çok bilim adamı, evrenin insan
yaşamı için özel olarak yaratıldığını kabul etmektedir.
Materyalizm ise, artık bilimin sınırları dışına
itilmiş batıl bir inanç olarak yaşamaktadır. Amerikalı genetikçi
Robert Griffiths, bu gerçeği, "kendisiyle tartışmak için bir ateist
aradığımda, (üniversitedeki) felsefe bölümüne gidiyorum. Ama fizik
bölümünden pek öyle kimse çıkmıyor artık" sözleriyle ifade etmektedir.
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton ise, fizik,
kimya ve biyoloji kanunlarının insan yaşamı için şaşırtıcı derecede
"en ideal" ölçülerde olduğunu incelediği Nature's Destiny: How
the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe (Doğanın Kaderi:
Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor) adlı 1998
basımı kitabında şu yorumu yapmaktadır:
20. yüzyıl astronomisinde ortaya
çıkan yeni tablo, geçmiş dört yüzyılda bilim çevrelerinde giderek
yükselmiş olan varsayıma çok güçlü bir meydan okuma oluşturmaktadır.
Bilim çevrelerinin sahiplendikleri bu iddia, yaşamın kozmik tablo
içinde tamamen rastlantısal ve önemsiz olduğu varsayımıdır....11
Kısacası, ateizmin belki de en
temel dayanağı olan 'rastlantısal evren' kavramı bugün çökmüş
durumdadır. Bilim adamları açıkça 'materyalizmin çöküşü'nden söz
etmektedirler.12
Allah'ın Kuran'da, "Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi
arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin
zannıdır." (Sad Suresi, 27) ayetiyle yanlışlığını açıkladığı zan,
1970'lerde bilim tarafından da çürütülmüştür.
Doğa Bilimleri: Darwinizm'in
Çöküşü ve "Bilinçli Tasarım"ın Zaferi
Başta da belirttiğimiz gibi 19. yüzyılda zirveye
tırmanan ateizmin en önemli dayanağı, Darwin'in evrim teorisidir.
Darwinizm, insanın ve tüm diğer canlıların kökeninin bilinçsiz
doğa mekanizmaları olduğunu ileri sürmekle, ateistlere asırlardır
aradıkları bir fırsatı sağlamıştır. Nitekim Darwin'in teorisi
devrin en koyu ateistleri tarafından hemen benimsenmiş, Marx ve
Engels başta olmak üzere, ateist düşünürler bu teoriyi felsefelerinin
temeli olarak belirlemişlerdir. O devirden bu yana da Darwinizm
ile ateizm arasındaki ilişki değişmeden devam etmektedir.
Ancak ateizmin bu en büyük dayanağı, aynı zamanda
20. yüzyıldaki bilimsel bulgulardan en büyük darbeyi alan dogmadır.
Fosil bilimi, biyokimya, anatomi, genetik gibi farklı bilim dallarının
ortaya koyduğu bulgular, evrim teorisini çok farklı yönlerden
çürütmüştür. (Bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, İstanbul,
2000) Çeşitli kitap ve yazılarımızda çok daha detaylı incelediğimiz
bu gerçeğin çok kısa bir özetini şöyle yapabiliriz:
Fosil Bilimi: Darwin'in
teorisi, canlı türlerinin hepsinin tek bir ortak atadan geldiği,
çok uzun zaman içinde küçük ve aşamalı değişimlerle farklılaştıkları
fikrine dayalıdır. Bunun kanıtlarının da fosillerde, yani canlıların
katılaşmış kalıntılarında bulunacağını varsayar. Ancak 20. yüzyıl
boyunca yürütülen fosil araştırmaları bunun tam aksi bir tablo
ortaya çıkarmıştır. 'Türler arası kademeli evrim' inancını kanıtlayacak
tek bir 'ara tür' fosili dahi bulunamamıştır. Dahası, bilinen
tüm temel canlı grupları, fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmakta,
kendilerinden önce herhangi bir 'ataları' bulunduğuna dair hiçbir
iz bulunmamaktadır. Özellikle 'Kambriyen Patlaması' olarak bilinen
olgu çok ilginçtir. Bu erken jeolojik dönemde, hayvanlar aleminin
100'e yakın temel 'filumu'nun tamamına yakını aniden belirmiştir.
Vücut yapıları birbirlerinden tamamen farklı olan yumuşakçalar,
omurgalılar, eklembacaklılar, derisidikenliler gibi çok farklı
kategorilerdeki canlıların son derece kompleks organ ve sistemleriyle
birlikte aniden ortaya çıkmaları, evrim teorisini geçersiz kılarken
yaratılışı kanıtlamaktadır. Çünkü, evrimcilerin de kabul ettiği
gibi, 'aniden ortaya çıkış', doğaüstü bir müdahale, yani yaratılış
anlamına gelir.
Biyolojik Gözlemler:
Darwin, teorisini ortaya atarken hayvan
yetiştiricilerinin farklı köpek veya at cinsleri türetmeleri gibi
örneklere dayanmıştı. Bu canlılarda gözlenen değişimi tüm doğaya
atfetmiş ve her canlının bu şekilde ortak bir atadan gelmiş olabileceğini
savunmuştu. Ancak 19. yüzyılın yetersiz bilim düzeyi içinde ortaya
atılan bu iddia da 20. yüzyıldaki bulgularla çürüdü. Farklı hayvan
türleri üzerinde on yıllar boyu yapılan deney ve gözlemler, canlılardaki
çeşitlenmenin hiçbir zaman için belirli bir genetik sınırın ötesine
geçmediğini gösterdi. Bir başka deyişle, Darwin'in "Bir ayı cinsinin
doğal seleksiyon yoluyla giderek daha fazla suda yaşamaya uygun
özellikler elde etmesinde, giderek daha büyük ağızlara sahip olmasında
ve sonunda bu canlının dev bir balinaya dönüşmesinde hiçbir zorluk
göremiyorum" şeklinde örnekler verirken13 aslında
çok büyük bir cehalet sergilediği ortaya çıktı. Öte yandan gözlem
ve deneyler, neo-Darwinizm'in bir 'evrim mekanizması' olarak tanımladığı
mutasyonların da canlılara hiçbir yeni genetik bilgi eklemediğini
ortaya koydu.
20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm
fosil araştırmaları, 'türler arası kademeli bir evrim'in
söz konusu olmadığını ispatlamıştır. Kambriyen Patlaması
ise farklı kategorilerdeki canlıların aniden ortaya çıktıklarını,
yani yaratıldıklarını gösteren önemli bir delildir.
|
Hayatın
Kökeni: Darwin yeryüzündeki canlıların
ortak bir atadan geldiklerini ileri sürmüş, ancak 'ilk canlı'
olarak nitelenebilecek bu ortak atanın nasıl var olduğu sorusundan
hiç söz etmemişti. Bu konudaki tek tahmini, "küçük ılık bir göletin
içinde" ilk canlı hücrenin kimyasal reaksiyonlar sonucunda oluşmuş
olabileceğiydi. Ancak Darwinizm'in bu açığını kapatmak niyetiyle
konuya eğilen evrimci biyokimyacılar hayalkırıklığına uğradılar.
Tüm gözlem ve deneyler, cansız maddenin içinden rastlantısal reaksiyonlarla
canlı bir hücrenin doğmasının tek kelimeyle imkansız olduğunu
gösterdi. İngiltere'nin Nobel ödüllü ateist bilim adamı Hoyle
dahi, bunun 'bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu
parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar olanak
dışı olduğunu' açıkladı.14
Bilinçli Tasarım: Bilim
adamları hücreyi, hücreyi oluşturan moleküler parçaları, bunların
vücut içindeki olağanüstü organizasyonunu, organlardaki hassas
düzen ve planı inceledikçe, evrimcilerin ısrarla reddetmek istedikleri
bir gerçeğin kanıtlarıyla yüzyüze geldiler: Canlılık, dünya üzerindeki
başka hiçbir sistemde (örneğin teknoloji harikası makinalarda)
bulunmayacak kadar kompleks tasarımlarla doluydu. Hiçbir kameranın
kendisiyle boy ölçüşemeyeceği gözlerimiz; kuşların, uçuş teknolojisine
ilham kaynağı olan kanatları; canlı hücresinin içiçe geçmiş karmaşık
sistemleri; DNA'daki olağanüstü bilgi gibi sayılamayacak kadar
çok 'tasarım örneği', canlılığı kör rastlantıların ürünü sayan
evrim teorisini çaresiz bıraktı.
Tüm bu gerçekler, 20. yüzyılın sonunda Darwinizm'i
köşeye sıkıştırdı. Bugün başta ABD olmak üzere pek çok Batılı
ülkede bilim adamları arasında 'bilinçli tasarım' (intelligent
design) teorisi yaygınlaşıyor. Bilinçli tasarımın savunucuları,
Darwinizm'in bilim tarihinde büyük bir yanılgı olduğunu ve 'materyalist
felsefenin zorla bilime empoze edilmesi'nin sonucunda doğduğunu
anlatıyorlar. Bilimsel bulgular canlılarda 'tasarım' bulunduğunu
gösteriyor ve bu da yaratılışı kanıtlıyor. Kısacası bilim, Allah'ın
tüm canlıları yarattığı gerçeğini bir kez daha gösteriyor.
Psikoloji: Freudizmin Çöküşü
ve İnancın Kabulü
19. yüzyılda gelişen ateist dogmanın psikoloji alanındaki
temsilcisi, Avusturyalı psikiyatrist Sigmund Freud idi. Freud,
ruhun varlığını reddeden, insanın tüm ruhsal dünyasını cinsel
ve benzeri dünyevi dürtülerle açıklamaya çalışan bir psikoloji
teorisi ortaya attı. Freud'un en büyük saldırısı ise dine karşıydı.
1927'de yayınlanan The Future of an Illusion (Bir İlüzyonun Geleceği)
adlı kitabında, dini inancın sözde bir tür akıl hastalığı (nevroz)
olduğunu ileri sürüyor ve insanlığın ilerlemesiyle birlikte dini
inançların tamamen ortadan kalkacağı iddiasında bulunuyordu. Dönemin
ilkel bilimsel koşulları altında, gerekli araştırma ve incelemeler
yapılmadan, okuma ve kıyas imkanı olmadan ortaya atılan bu iddia
son derece mantık dışıdır. Kuşkusuz Freud da bugün varsayımını
tekrar değerlendirme imkanına sahip olsa, öne sürdüğü bu kıt iddianın
mantıksızlığına kendisi de şaşıracak ve böyle bir öngörünün saçmalığını
ilk kendisi eleştirecektir.
Freud'dan sonra da psikoloji
bilimi ateist bir temelde gelişti. Sadece Freud değil, 20. yüzyılda
gelişen diğer psikoloji ekollerinin kurucuları da koyu birer ateistti:
davranışçı ekolün kurucusu B. F. Skinner ya da rasyonel-duygusal
terapinin kurucusu olan Albert Ellis gibi. Sonuçta psikoloji dünyası
ateizmin alanı haline geldi. 1972 yılında Amerikan Psikoloji Derneği
üyeleri arasında yapılan bir araştırma, ülkedeki psikologların
sadece % 1.1'inin dini inanç sahibi olduğunu gösteriyordu.15
Koyu bir ateist olan Sigmund Freud,
dini inançları sözde bir tür akıl hastalığı olarak görüyordu.
Freud'un bu bilim dışı iddiası, bizzat gelişen psikoloji
bilimi tarafından çürütüldü.
|
Ama psikologların çoğunun içine düştüğü bu büyük
aldanış, bizzat yürüttükleri psikoloji araştırmaları tarafından
çürütüldü. Öncelikle Freudizm'in temel varsayımlarının hemen hiçbir
bilimsel dayanağı olmadığı ortaya çıktı. Dahası, dinin, Freud
ve diğer bazı psikoloji teorisyenlerinin savunduğu gibi "akıl
hastalığı" değil, aksine zihinsel sağlığın en temel ögesi olduğu
anlaşıldı. Amerikalı yazar Patrick Glynn, bu önemli gelişmeleri
şöyle özetler:
20. yüzyılın son çeyreği (Freud'un
kurduğu) psikoanalitik vizyona hiç de uygun davranmadı. Bunun
en dikkat çekici yönü ise, Freud'un din hakkındaki görüşlerinin
tamamen yanlış çıkmasıydı. İronik bir biçimde, son 25 yılda psikoloji
alanında yapılan araştırmalar, dini inancın, Freud'un ve müridlerinin
iddia ettiği gibi bir tür nevroz veya nevroz kaynağı olmak bir
yana, genel zihinsel sağlık ve mutluluğun en tutarlı ögelerinden
biri olduğunu ortaya çıkardı. Üstüste yapılan pek çok araştırma,
dini inanç ve ibadetlerle; intihar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı,
boşanma, depresyon ve hatta -ve belki de şaşırtıcı şekilde- evlilikteki
cinsel tatmin gibi konulardaki sağlıklı davranışlar arasında güçlü
bir ilişki olduğunu gösterdi. Kısacası, ampirik bilgiler, psikoterapi
mesleğinin sözde "bilimsel" ortak kanısı ile tamamen ters düştü.16
Sonuçta, yine
Patrick Glynn'in ifadesiyle "20. yüzyılın sonunda modern psikoloji,
dinin yerini almak bir yana, dinle yeniden tanışmaya başladı"17
ve "insanın zihinsel yaşamı hakkındaki salt seküler bir bakış
açısının hem teorik hem de pratik düzeyde çöktüğü ortaya çıktı."18
Yani ateizm, psikoloji alanında da hezimete uğradı.
Tıp: Kalplerin Nasıl "Mutmain"
Olduğunun Keşfi
Ateist varsayımların çöküşüne ilginç biçimde sahne
olan bir diğer bilim dalı ise tıptır.
Amerikan Sağlık Araştırmaları Ulusal
Merkezi'nden David B. Larson ve ekibi tarafından derlenen araştırma
sonuçlarına göre; Amerikalılar arasında dindar kişiler ile inançsız
kişiler arasında yapılan karşılaştırmalar çok ilginç sonuçlar
vermiştir. Dindarların, dini yönü zayıf veya hiç olmayan kişilere
göre; kalp hastalıklarına % 60 daha az yakalandıkları; intihar
oranlarının % 100 daha düşük olduğu; tansiyon bozukluğuna çok
daha düşük oranlarda yakalandıkları; sigara içenler arasında bu
oranın 7'ye 1 olduğu sonucu ortaya çıkmıştır.19
Harvard Tıp Fakültesi'nden Dr. Herbert
Benson
|
Seküler psikologlar genellikle
buna benzer olguları 'psikolojik etki' olarak açıklarlar. Bunun
anlamı, inancın insanların moralini yükselttiği ve moralin de
sağlığa katkı sağladığıdır. Bu açıklamanın haklı bir yönü olabilir,
ancak konu incelendiğinde daha da çarpıcı bir sonuç çıkmaktadır.
Allah'a olan inanç, başka herhangi bir moral etkiden çok daha
güçlüdür. Harvard Tıp Fakültesi'nden Dr. Herbert Benson'ın dini
inanç ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı
araştırmaları, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson,
inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah'a olan inancın ve ibadetlerin
insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede
olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson,
"diğer hiçbir inancın, Allah'a olan inanç gibi zihne huzur vermediği
sonucuna" vardığını açıklamaktadır.20
Üstelik seküler bir araştırmacı
olan Benson'ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin
ve zihninin "Allah'a göre ayarlı" olduğudur.21
Tıp dünyasının yavaş yavaş fark etmeye başladığı
bu gerçek, Kuran'da "...Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın
zikriyle mutmain olur" (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilen
bir sırdır. Allah'a inanan, O'na dua eden, O'na güvenen insanların
diğerlerinden hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı
olmalarının nedeni, fıtratlarına uygun davranmalarıdır. İnsan
fıtratına aykırı olan felsefe ve sistemler, insanlara hep acı,
hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir. Bununla birlikte dindar
bir insanın yaşadığı huzurun asıl kaynağı Allah'ın rızasını kazanmak
için hareket ediyor olmasıdır. Diğer bir deyişle bu huzur, insanın
vicdanının sesini dinlemesinin doğal sonucudur. Yoksa insan 'daha
huzurlu olayım,' 'daha sağlıklı olayım' diye din ahlakını yaşamaz.
Zaten bu niyetle hareket eden bir kişi de gerçek anlamda huzuru
bulamaz. Allah, bir insanın gizlediklerini de dışa vurduklarını
da en iyi bilendir. Kişi vicdani rahatlığı ancak samimi olarak,
yalnızca Allah'ı razı etmek için çaba gösterdiğinde yaşar. Allah
bir ayette şu şekilde buyurmuştur:
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı
birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir;
ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için
hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur).
Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
Modern tıp, yukarıda kısaca
belirttiğimiz bulgular ışığında bu gerçeğin farkına varma yolundadır.
Patrick Glynn'in ifadesiyle, "çağdaş tıp, tedavinin salt maddesel
yöntemler dışında da boyutları olduğu gerçeğini kabul etme yolunda
ilerlemektedir."22
Toplum: Komünizmin,
Faşizmin ve 68 Kuşağının Çöküşü
Ateizmin 20. yüzyıldaki çöküşü, sadece astrofizik,
biyoloji, psikoloji, tıp gibi bilim dallarında değil, aynı zamanda
siyaset ve toplumsal ahlak düzeyinde de geçerlidir.
Komünizmin yıkılması, bunun önemli örneklerinden
biridir. Komünizm 19. yüzyıldaki ateist sapmanın en önemli siyasi
sonucu sayılabilir. İdeolojinin kurucuları olan Marx, Engels,
Lenin, Troçki veya Mao, ateizmi en temel prensip olarak benimsemişlerdir.
Komünist rejimler ateizmin topluma benimsetilmesini ve dini inançların
yok edilmesini öncelikli bir hedef olarak belirlemişlerdir. Stalin
Rusyası başta olmak üzere, Kızıl Çin, Kamboçya, Arnavutluk ve
bazı Doğu Bloku Ülkeleri'nde başta Müslümanlar olmak üzere dindarlara
karşı büyük baskılar uygulanmış, hatta toplu kıyımlar gerçekleştirilmiştir.
Sovyetler Birliği eski Devlet Başkanı
Mihail Gorbaçov.
|
Ama bu kanlı ateist sistem, 1980'lerin sonunda çok
şaşırtıcı bir şekilde çökmüştür. Bu çöküşün temellerini incelediğimizde
ise, aslında çöken şeyin ateizm olduğunu görürüz. Patrick Glynn,
konuyu şöyle açıklamaktadır:
Seküler tarihçiler komünizmin en
büyük hatasının ekonominin kanunlarını reddetmek olduğunu söyleyeceklerdir.
Ama başka kanunlar da vardır, bu çöküşte rol oynayan. Tarihçiler
komünizmin çöküşüne giden faktörleri detaylı inceledikçe, Sovyet
elitinin bir tür ateist 'inanç krizi'nin sancıları içinde olduğu
açığa çıkmaktadır. 'Büyük Yalan'a dayalı başka yalanlardan oluşan
ateist bir ideolojinin etkisinde yaşadıklarından dolayı, Sovyet
sistemi çok radikal bir demoralizasyon yaşamıştır, bu terimin
her anlamında. Yönetici sınıf da dahil olmak üzere, Sovyet halkı
her türlü ahlaki duyguyu ve her türlü umudu yitirmiştir.23
Faşizmin fikir babası sayılan Friedrich
Nietzsche.
|
Sovyet sisteminin bu büyük 'inançsızlık krizi'nin
ilginç bir göstergesi, devlet başkanı Mihail Gorbaçov'un yapmaya
çalıştığı reformlardır. Gorbaçov başa geldiği günden itibaren,
ekonomik reformların yanında ahlaki sorunlarla da ilgilenmiş,
örneğin ilk olarak alkolizme karşı bir kampanya başlatmıştır.
Topluma moral verebilmek için uzun süre eski Marksist-Leninist
terminolojiyi kullanmış, ancak bunun fayda etmediğini görünce,
rejiminin son yıllarında bazı konuşmalarında Allah'tan söz etmeye
dahi başlamıştır-gerçekte bir ateist olmasına rağmen. Ancak kuşkusuz
bu samimiyetsiz inanç sözleri fayda etmemiş ve Soyvet toplumunun
inanç krizi giderek daha da büyümüştür. Sonuç, dev Sovyet imparatorluğunun
bir anda çökmesidir.
20. yüzyıl sadece komünizmin değil, 19. yüzyıldaki
din aleyhtarı felsefelerin bir diğer meyvesi olan faşizmin de
çöküşünü belgelemiştir. Faşizm, ateizm ile putperestliğin karması
sayılabilecek ve İlahi dinlere şiddetle düşman olan bir felsefenin
ürünüdür. Faşizmin fikir babası sayılan Friedrich Nietzsche, putperest
barbar toplumların ahlakını övmüş, başta Hıristiyanlık olmak üzere
İlahi dinlere saldırmış, hatta kendini 'Deccal' (anti-Christ)
olarak tanımlamıştır. Nietzsche'nin takipçisi olan Martin Heidegger
koyu bir Nazi destekçisi olmuş, bu iki ateist felsefecinin düşünceleri
Nazi Almanyası'ndaki korkunç vahşetleri doğurmuştur. 55 milyon
insanın yaşamına mal olan II. Dünya Savaşı, ateizmin insanlığa
getirdiği felaketlerin bir diğer örneğidir.
James Joll'un kitabı Europe Since
1870.
|
Bu arada, hem II. hem de
I. Dünya Savaşı'nın çıkış nedenleri arasında da, bir başka ateist
ideoloji olan Sosyal Darwinizm'in yattığını hatırlatmak gerekir.
Harvard Üniversitesi tarih profesörü James Joll'un Europe Since
1870 (1870'den Bu Yana Avrupa) isimli kaynak kitabında belirttiği
gibi, her iki dünya savaşının ardında da; savaşı biyolojik bir
gereklilik olarak gören, milletlerin çatışma yoluyla gelişeceği
gibi bir hurafeye inanan Sosyal Darwinist Avrupa liderlerinin
felsefi görüşlerinin büyük yeri vardır.24
Üstte Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin
orijinal hali ve Bildirge'nin yayınlanma kararının alındığı
toplantı görülmektedir.
|
Ateizmin bir diğer toplumsal sonucu ise, Batı toplumlarında
ortaya çıkmıştır. Günümüzde Batı dünyasını 'Hıristiyan alemi'
olarak görme yönünde bir eğilim vardır. Oysaki Batıda söz konusu
Hıristiyan kültürün yanında, 19. yüzyıldan itibaren hızla yükselen
ateist bir kültür de hakimdir ve bugün 'Batı' dediğimiz medeniyet
içinde bu iki kültür çatışma halindedir. Batının emperyalizm,
ahlaki dejenerasyon, despotizm gibi olumsuz özelliklerinin kaynağı
ise, söz konusu ateist unsurdur.
Amerikalı
yazar Patrick Glynn, God: The Evidence adlı kitabında bu konuya
dikkat çekmekte, Batıdaki inançlı unsurlar ile ateist unsurları
karşılaştırmak için, Amerikan ve Fransız Devrimlerini örnek göstermektedir.
Amerikan Devrimi, Allah'a inanan insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir;
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi insan haklarınının 'Yaratıcı tarafından
verildiğini' bildirmektedir. Fransız Devrimi ateistler tarafından
gerçekleştirilmiş, Fransız İnsan Hakları Bildirgesi ise ateist
(ve kısmen putperest) bir mantıkta kaleme alınmıştır. İki devrimin
fiili sonuçları ise çok farklıdır: Amerikan modelinde dine ve
dini inançlara saygılı, barışçıl ve toleranslı bir ortam gelişmiş,
Fransa'daki koyu din düşmanı anlayış ise ülkeyi kana boğmuş, o
döneme kadar eşi görülmemiş bir vahşet uygulamıştır. Patrick Glynn'in
ifadesiyle, "ateizm ile ahlaki ve siyasi felaketler arasında ilginç
bir tarihsel korelasyon (doğrusal ilişki) vardır."25
Yazar, Amerika'yı ateistleştirmek için yürütülen çabaların da
her zaman için toplumsal tahribat meydana getirdiğini, örneğin
60'lı ve 70'li yıllarda (68 kuşağı döneminde) yaygınlaşan 'cinsel
devrim' hareketinin çok büyük toplumsal yaralar açtığını ve bunun
artık seküler tarihçiler tarafından da kabul edildiğini anlatmaktadır.26
Ateist ideolojinin toplum hayatında
neden olduğu tahribatın en çarpıcı örneklerinden birisi
de '68 kuşağı' olarak adlandırılan kuşağın yaşadığı manevi
çöküntüdür.
|
Din Ahlakına Yöneliş
Buraya kadar kısaca özetlediğimiz bilgiler, ateizmin
kaçınılmaz bir çöküş içinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bir
diğer ifadeyle insanlık Allah'a yönelmektedir. Bu gerçeğin ifadesi,
sadece burada aktardığımız bilim veya siyaset alanlarıyla sınırlı
değildir. Ünlü devlet adamlarından sinema yıldızlarına veya pop
sanatçılarına kadar, Batı toplumunun pek çok 'kanaat önderi' eskisine
göre çok daha dindardır. (bkz. Harun Yahya, Batı Dünyası Allah'a
Yöneliyor, İstanbul, 2001) Uzun yıllar ateist olarak yaşadıktan
sonra, gördüğü gerçekler karşısında Allah'a iman eden pek çok
insan vardır. (Bu yazı boyunca kitabından bazı alıntılar yaptığımız
Patrick Glynn de bunlardan biridir.)
Buna vesile olan bilimsel gelişmelerin,
hep aynı dönemde, yani 1970'lerin ikinci yarısından itibaren başlamış
olması ise oldukça ilginç bir durumdur. 'İnsani İlke' kavramı
ilk kez 70'lerin ortasında ileri sürülmüştür. Darwinizm'e yönelik
bilimsel eleştirilerin bilim dünyası içinde yüksek sesle dile
getirilmesi, 70'lerin sonlarında başlamış bir süreçtir. Freud'un
ateist dogmasına karşı psikoloji dünyasındaki eleştirilerdeki
dönüm noktası, M. Scott Peck'in 1978'de yayınlanan The Road Less
Traveled (Daha Az Seçilen Yol) adlı kitabıdır. Glynn, bu nedenle
1997 basımı kitabında "son iki on yıl içinde, çok uzundur zamandır
egemen olan modern seküler dünya görüşünün temellerini sarsan
yeni kanıtlar"dan söz etmektedir.27
Kuşkusuz ateist dünya görüşünün sarsılması, yerine
başka bir 'dünya görüşü'nün egemen olması anlamına gelecektir
ki bu, Allah inancıdır. Dünya, 1970'lerin sonlarından (veya bir
başka ifadeyle Hicri 14. asrın başlarından) itibaren 'din ahlakının
yükselişi'ne sahne olmaktadır. Diğer sosyal süreçler gibi bu da
bir günde değil, uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleştiği için
çoğu kimse bunu fark edemiyor olabilir. Oysa gelişmeleri biraz
daha dikkatli değerlendirenler, dünyanın fikri alanda büyük bir
dönüm noktasında olduğunu görmektedirler.
'Seküler tarihçiler' bu olguya da kendilerine göre
bir açıklama yapmaya çalışacaklardır. Ancak söz konusu kişiler,
Allah'ın varlığı konusunda derin bir yanılgı içinde oldukları
gibi, tarihin akışı konusunda da derin bir yanılgı içindedirler.
Gerçekte tarih, Allah'ın belirlediği kadere (sünnetullah'a) göre
işler. Allah bu gerçeği bize "...Sen, Allah'ın
sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın
sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın" ayetiyle
bildirir. (Fatır Suresi, 43) Dolayısıyla tarihin bir amacı vardır.
Tarih, Allah'ın emrettiği şekilde ilerler. Allah'ın kanunu ise
nurunun tamamlanmasıdır:
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar.
Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını
istemiyor. (Tevbe Suresi, 32)
Bu ayetin bir yorumu da şudur: Allah vahyettiği İlahi
dinlerle insanlara nurunu indirmiştir. İnkarcılar ise bu nuru
ağızlarıyla, yani sözleri, telkinleri, propagandaları ve felsefeleriyle
söndürmek isterler. Ancak Allah sonunda nurunu tamamlayacak, yani
din ahlakını dünyaya egemen kılacaktır.
Sonuç
Yaşadığımız dönem, önemli bir dönemdir. Asırladır
insanlara 'akıl ve bilimin yolu' gibi gösterilmek istenen ateizmin
büyük bir akılsızlık ve cehalet olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Bilimi kendisine araç edinmek isteyen materyalist felsefe, bilimin
kendisi tarafından çürütülmektedir. Ateizmden kurtulan dünya,
Allah'a ve dine yönelecektir. Bununla birlikte 'hangi din' sorusu
gündeme gelecektir. Ve bu da insanlığın, Allah'ın izni ile, İslam'a
yönelmesiyle sonuçlanacaktır. İlerleyen bölümlerde inceleyeceğimiz
gibi, bu süreç çoktan başlamış durumdadır.
Kuşkusuz bu dönemde Müslümanlara önemli görevler
düşmektedir. Müslümanlar; dünyadaki bu büyük fikri değişimin farkında
olan, onu yorumlayan, globalleşmenin vesile olduğu fırsat ve imkanları
çok iyi kullanan, bu yolla hakikati en iyi ve etkili şekilde temsil
eden insanlar olmalıdırlar. Dünya üzerindeki asıl fikri ayrılığın
ateizm ile iman arasında olduğunu bilmelidirler. Dünyada bir Batı-Doğu
çatışması yoktur. Batının içinde de Doğunun içinde de, Allah'a
inananlar ve O'na isyan edenler vardır. Bu nedenle samimi inanç
sahibi Hıristiyanlar (ve inanç sahibi Yahudiler) Müslümanların
müttefikidir. Temel ayrılık; Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında
değil, Müslümanlar ve Ehl-i Kitap ile ateistler, putperestler,
dinsizler arasındadır. Kuşkusuz bu sayılanlara da düşman olarak
değil, kurtarılması gereken gafiller olarak bakmak gerekir.
Nitekim din ahlakını bilmeyen pek çok gafil insanın
imanla şerefleneceği 'ateizm sonrası' dönem, hızla yaklaşmaktadır.
 
Ve seveceğiniz bir başka (nimet)
daha var: Allah'tan 'yardım ve zafer (nusret)' ve yakın
bir fetih.
Mü'minleri müjdele.
(Saf Suresi, 13)
... Allah kendi (dini)ne yardım
edenlere kesin olarak yardım eder.
Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.
(Hac Suresi, 40)
|
    
|