|
İslam Avrupa'nın
İkinci En Büyük Dini
Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa'da da İslam hızlı
bir yükseliş içerisindedir ve bu yükseliş özellikle birkaç yıldır
daha çok dikkat çekmektedir. Son yıllarda 'Avrupa'da İslam'ın
yükselişi', 'Müslümanların Avrupa'daki konumu', 'Avrupa toplumları
ve Müslümanlar arasındaki diyalog' gibi ana başlıklar altında
toplanabilecek pek çok tez, araştırma ve makale yayınlanmıştır.
Akademisyenler tarafından hazırlanan bu yayınların yanı sıra medya
da, İslam ve Müslümanlar konusunu oldukça sık ele almıştır. Bu
ilginin temelinde hiç şüphesiz Müslümanların sayısının gittikçe
artıyor olması yer almaktadır. Üstelik bu artış iddia edildiği
gibi yalnızca Müslüman ülkelerden Avrupa'ya yaşanan göçten kaynaklanmamaktadır.
Elbette bu göçlerin de Müslüman nüfusun artışında önemli bir etkisi
vardır, ancak pek çok araştırmacının bu konuya yönelmesindeki
asıl sebep, din değiştirip Müslüman olmayı tercih edenlerin sayısındaki
artıştır.
Avrupa toplumları içinde İslam'ı
seçerek din değiştirenlerin gittikçe çoğalmasını ilgi ile takip
eden kurumlardan biri, merkezi Vatikan'da bulunan Katolik Kilisesi'dir.
1999 yılının Ekim ayında yapılan Avrupa Katolik Kiliseler Toplantısı'nın
ana gündem maddesi yeni milenyumda kilisenin hangi pozisyonda
olacağını değerlendirmekti. Toplantıya katılan hemen hemen tüm
din adamlarının asıl olarak üzerinde durdukları konu ise İslam'ın
Avrupa'daki hızlı yükselişi oldu. Toplantıda yapılan konuşmaları
sayfalarına taşıyan National Catholic Reporter dergisinin verdiği
habere göre, bazı radikal kişiler, Müslümanların Avrupa'da güçlenmesini
engellemenin tek yolunun İslamiyet'e ve Müslümanlara karşı hoşgörüden
vazgeçmek olduğunu belirtirken, daha objektif ve tutarlı olan
kişiler de her iki dinin de mensuplarının aynı Allah'a iman ettiklerinin
dolayısıyla bu iki din arasında herhangi bir çatışma veya mücadelenin
söz konusu olamayacağının altını çizmişlerdir. Öyle ki toplantının
Almanca olarak yapılan bir oturumunda, Almanya Kardinali Karl
Lehmann, "İslam'da, pek çok Hıristiyanın tahmin ettiğinden çok
daha fazla çoğulculuk vardır" diyerek,76 radikallerin
İslam ile ilgili öne sürdükleri iddialarında doğruluk payı olmadığını
söylemiştir.
|

The Economist dergisinde yer alan
haberde 11 Eylül sonrasında Avrupa'da yaşayan Müslümanların
durumları değerlendirilmiş, Avrupa ülkelerinin İslam'la
olan ilişkileri ve tarihi geçmişleri ele alınmıştır.

Bosna Hersek'teki Uluslararası
Topluluğun Yüksek Temsilcisi Wolfgang Petritsch, The New
York Times'da yayınlanan 'İslam da Batının Bir Parçası'
başlıklı yazısında, İslam'ın ve Batının birbirinden ayrılmasının
mümkün olmadığını belirtmiştir. Petritsch'e göre, Batı ile
İslam kültürünün kaynaşmasının en güzel örneklerinden birisi
de Bosna Hersek'tir.
|
Kilisenin yeni
milenyumdaki yeri belirlenirken Müslümanların hangi konumda olacağının
dikkate alınması, aslında çok yerinde bir değerlendirmedir. Çünkü
Birleşmiş Milletler'in 1999 yılında yaptırdığı bir araştırma,
Avrupa'da Müslüman nüfusun 1989 ile 1998 arasında %100'den daha
büyük bir hızla arttığını göstermektedir.77
Bugün Avrupa'da, 3.2 milyonu Almanya'da, 2 milyonu İngiltere'de,
4-5 milyonu Fransa'da, diğerleri de başta Balkanlar olmak üzere
Avrupa geneline yayılmış yaklaşık 13 milyon Müslüman yaşadığı
bildirilmektedir.78 Ve bu rakam Avrupa nüfusunun
%2'sinden fazlasını oluşturmaktadır.
Avrupa'daki Müslümanlarla ilgili
yapılan araştırmaların ortaya koyduğu bir başka gerçek daha vardır:
Bir yandan Müslümanların sayısı artarken, bir yandan da Müslümanlar
arasında dini bilinçlenme de yaşanmaktadır. Fransız Le Monde gazetesinin
Ekim 2001 tarihinde yaptırdığı bir ankete göre Avrupa'daki Müslümanlar,
1994 yılında yapılan araştırmaya oranla daha çok namazlarına devam
edip daha çok camiye gitmektedirler, oruç tutanların sayısı da
1994'e oranla çok daha fazladır. Üstelik bu bilinçlenme daha çok
üniversite öğrencileri arasında görülmektedir.79
Aktüel dergisi ise 1999 yılında
yabancı basına dayanarak hazırlanmış bir haberinde, Batılı araştırmacıların
bundan yaklaşık 50 yıl sonra Avrupa'nın İslam'ın en önemli yayılma
merkezlerinden biri olacağını bildirmektedir.80
Sosyolojik ve demografik araştırmaların işaret ettiği
bu gelişmelerin yanı sıra unutulmaması gereken tarihi bir gerçek
daha vardır. O da Avrupa'nın İslam ile yeni tanışmadığı, aslında
İslam'ın Avrupa'nın ayrılmaz bir parçası olduğudur.
İslam'ın Avrupa'daki Tarihi
Avrupa ile İslam medeniyetleri, birbiri ile yakın
ilişki içerisinde olmuş iki medeniyettir. Önce İber yarımadasında
kurulmuş olan Endülüs Devleti, daha sonra Haçlı Seferleri ve Osmanlı'nın
Balkanları fethi, Avrupa ve İslam toplumları arasında düzenli
bir etkileşime neden olmuştur. Ortaçağ karanlığı içine gömülmüş
olan Avrupa'daki gelişme ve ilerleme hareketlerinin asıl öncüsünün
İslamiyet olduğu bugün pek çok tarihçi ve sosyolog tarafından
da dile getirilmektedir. Tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda
Avrupa'nın oldukça geri olduğunun bilindiği dönemlerde Müslümanların
engin bir bilgi hazinesine ve gelişmiş imkanlara sahip oldukları
bilinmektedir.
Avrupalıların, İslamiyet'in hayatlarında önemli bir
yeri olacağının farkına vardıkları ilk olay Hz. Ömer'in Kudüs'ü
fethidir. Bu gelişme ile birlikte Avrupa, ilk defa İslam'ın genişlediğinin
ve kendi sınırlarına doğru ilerlediğinin farkına varmıştır. Bu
fetihten dört yüzyıl sonra gerçekleştirilecek olan Haçlı Seferlerinin
de ana gerekçelerinden birisi, Kudüs'ün Müslümanlardan geri alınabilmesidir.
Bu amaçla yola çıkan Haçlılar, seferler sırasında çok önemli bir
kazanç daha sağlamışlardır. Müslüman dünyası ile kurulan bu temas,
Avrupa'da yeni bir dönemi başlatacak olan ilk gelişmedir. Karanlık,
savaş ve kavgalarla dolu, despotizmin hakim olduğu Avrupa, Müslüman
dünyasında çok ilerlemiş bir medeniyet ile tanıştı. Müslümanlar
tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda olduğu kadar sosyal yaşamda
da son derece medeni ve refah bir hayat sürmekteydiler. Bununla
birlikte çoğulculuk, hoşgörü, uzlaşma, merhamet, fedakarlık gibi
o dönemin Avrupası'nda pek rastlanmayan değerler tüm toplum tarafından
dini sorumluluk duygusu ile yaşanan güzel ahlak özellikleri idi.

1859 tarihli 'Zeytindağı'ndan Kudüs'de
Günbatımı' isimli tablo.
Hz. Ömer'in fethi ile Kudüs'te barış ve huzurun hakim olduğu
yepyeni bir dönem başladı. Tüm insanlığa örnek olam
bu ortamın temelini İslam ahlakı oluşturmakta idi.
Haçlı seferleri bir yandan devam ederken, Avrupa
toplumları Müslümanlarla, Haçlı seferlerinin yapıldığı topraklardan
çok daha yakın bir bölgede, kendi kıtalarının güneyinde birebir
ilişki içindeydiler. İber yarımadasının Müslümanlar tarafından
fethedilmesinin ardından bu topraklarda kurulan Endülüs devleti,
15. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa üzerinde büyük bir kültürel
etki yaptı. Endülüs devletinin Avrupa üzerindeki etkisini inceleyen
pek çok tarihçi, sosyal yapısı ve ulaşmış olduğu medeniyet seviyesi
Avrupa toplumlarının çok ilerisinde olan bu devletin, Avrupa medeniyetinin
gelişiminde en önemli faktörlerden birisi olduğu konusunda hemfikirdir.
Ünlü İspanyol tarihçi Blasco Ibanez, Müslümanların İspanya'da
inşa ettiği bu medeniyeti şu sözlerle dile getirmektedir:
İspanya'da yenilenme kuzeyden değil,
Müslüman fatihler vasıtasıyla güneyden geldi. Bu gelişme bir fetih
olmanın çok daha ötesinde bir medeniyet hamlesiydi. Bu sayede
İspanya'da 8. ve 15. yüzyıllar arasında bütün Ortaçağ boyunca
Avrupa'nın bilinen en zengin ve en parlak medeniyeti doğup gelişti.
Bu dönemde kuzeydeki halklar din savaşları yüzünden parçalanmakta
ve kana susamış vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte
iken, Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok büyük
olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu ahenk içinde
hareket etmekte ve toplum çok canlı bir nabız atışı sergilemekteydi.81
İngiliz tarihçi John W. Draper ise Endülüs Müslümanlarının
sahip oldukları medeniyeti şöyle anlatır:
700 sene sonrasında
bile Londra'da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun
asırlar boyu Paris'teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa
adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken,
aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş
bir görünüm arz ediyordu.82

1492 yılında Müslümanların elinde kalan son toprak
olan Granada'nın (Gırnata) da kaybedilmesi ile Endülüs Devleti
tamamen sona erdi. Ancak Avrupa bu defa da Balkanlar üzerinden
gelen Müslümanlar ile karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu
birbiri ardına gelen fetihler ile Balkanlarda ilerlemeye başlamış,
bu arada Balkan halkları da gruplar halinde İslam'a dönmüşlerdi.
Bu dönüş hiçbir zaman zorlama ve baskı yolu ile gerçekleştirilmemiş,
Osmanlı'nın yaşattığı İslam ahlakı zaman içerisinde bu ahlaka
şahit olanların kendi istekleri ile İslamiyet'i tercih etmelerini
sağlamıştır. Osmanlı, Kuran ahlakının gereği olan adalet, eşitlik,
hoşgörü ve merhamet üzerine bina ettiği medeniyeti ile 400 yıl
boyunca Balkanlarda kalmıştır. Osmanlı'nın Balkanlarda kurduğu
medeniyetin izleri bugün dahi ayaktadır. (Bu eserlerin büyük kısmı
Bosna savaşı sırasında Sırp ordu birlikleri ve milisleri tarafından
tahrip edilmiştir, ancak bu tarihi gerçekleri değiştirmez). Osmanlı'nın,
hoşgörü, uzlaşma ve çoğulculuk üzerine kurduğu bu medeniyet, İslam'ı
Avrupa'nın önemli bir parçası haline getirmiştir. Bugün de Avrupa
Müslümanlarının oldukça büyük bölümü Balkanlar'da yaşamaktadır.
Avrupa medeniyetinin İslamiyet'ten çok şey öğrendiğini
ve iki medeniyetin hep içiçe olduğunu dile getiren kişilerden
birisi de Galler Prensi Charles'tır. Prens Charles, İslam medeniyetinin
özelliklerini ve gerek Endülüsler gerekse Balkanlardaki Osmanlı
tecrübesinin Avrupa'ya neler öğrettiğini şöyle açıklamaktadır:
... Diplomasi, serbest ticaret,
açık sınır, akademik araştırma teknikleri, antropoloji, moda,
alternatif tıp, hastaneler hep bu büyük kültürden (Endülüs) gelen
şeyler. Ortaçağ, İslam o çağın koşullarına göre fazlası ile tolerans
sahibiydi, Yahudiler ve Hıristiyanlar inançlarını diledikleri
gibi yerine getirebiliyorlardı. Bu yönleri ile Müslümanlar, Hıristiyanların
ancak yüzyıllar sonra uygulamaya geçirebilecekleri bir örnek teşkil
ediyorlardı. Asıl şaşırtıcı olan, İslam'ın, önce İspanya'da daha
sonra Balkanlar'da, ne kadar uzun zamandır Avrupa'nın bir parçası
olduğunu, yani bizim büyük bir yanılgı ile Batı medeniyeti olarak
adlandırdığımız medeniyetin üzerinde ne kadar büyük etkisi olduğunu
görmektir. İslam, insanlık sahasının her alanında, bizim geçmişimizin
ve bugünümüzün bir parçasıdır. Modern Avrupa'nın ortaya çıkmasını
sağlamıştır. Bizim tarihi mirasımızdan ayrı bir şey değildir,
mirasımızın bir parçasıdır. 83
Türkiye'de İslam ve Avrupa isimli kitabı ile tanınan
İsveç büyükelçisi Ingmar Karlsson da Avrupa'da Endülüs döneminde
Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudilerin birarada ve huzur içinde
yaşadıklarını ve bu modelin örnek alınması gerektiğini söyleyen
kişilerdendir.
Bosna'daki uluslararası gücün yüksek
temsilcisi Wolfgang Petritsch de, 20 Kasım 2001'de The New York
Times gazetesinde yayınlanan makalesinde, terörizme karşı yürütülen
mücadelenin İslam'a yöneltilmemesi gerektiğini vurgularken, İslam'ın
aslında Avrupa'nın bir parçası olduğunun unutulmaması gerektiğine
dikkat çekmiştir. 'Islam is Part of The West, Too' (İslam da Batının
Bir Parçası) adlı yazısında Petritsch bu tarihi gerçeği şöyle
aktarmaktadır: "Biz ve ötekiler paradigmasının bir adım gerisine
gidebilirsek, o zaman İslam'ın Avrupa medeniyetinin bir parçası
olduğunu da hatırlayabiliriz."84 Bu tarihi gerçeğin
hatırlanması, medeniyetler arası çatışma tezini provoke edenlerin
oluşturmak istedikleri kaos ortamını da engelleyici bir unsur
olacaktır. Unutulmamalıdır ki medeniyetler arasındaki farklılıklar
birer çatışma unsuru değil, kurulacak diyalog sayesinde önemli
birer ilerleme unsuru olacaktır.
Avrupalı Devlet Adamları
ve İslam
İslam ile Hıristiyanlık arasında herhangi bir çatışmanın
söz konusu olamayacağı ve İslam ile terörizmin hiçbir şekilde
bağdaşmadığı Avrupalı liderlerin de önemle üzerinde durdukları
bir konudur. Tıpkı ABD'de olduğu gibi, Avrupa ülkelerinin pek
çoğunda da devlet adamları ve siyasetin önde gelen isimleri, İslam'ı
öven mesajlar vermekte ve Kuran ahlakına duydukları ilgiyi dile
getirmektedirler. Bu isimlerin başında İngiltere Başbakanı Tony
Blair gelmektedir.
Bugüne kadar üç defa Kuran'ı okuduğunu
söyleyen Tony Blair'in İslam'a duyduğu ilgi, Türk basınında ilk
defa zekat ile ilgili sözleriyle yer buldu. Ramazan Bayramı nedeni
ile Müslümanlara verdiği davette, "Bizim toplumumuz da Müslümanlığın,
bölüşümü ve paylaşımı emreden zekat anlayışından örnek almalı.
Unutulmamalı ki günümüz dünyasının zor koşulları ancak bu güçlüklerin
paylaşılmasıyla yenilebilir"85 diyen Blair,
daha sonraki açıklamaları ile de Kuran ahlakına duyduğu hayranlığı
sık sık dile getirdi.
29 Mart 2000 tarihinde ünlü televizyon kanalı BBC
ise Blair'in Kuran'a olan hayranlığını "Blair: Koran Inspired
Me" (Blair: Kuran Bana İlham Verdi) başlıklı haberi ile bildirmekteydi.
İslam'ın çok barışcıl ve güzel bir din olduğunu, kendisine ait
iki Kuran'ı olduğunu ve Kuran'ı okudukça ondan ilham aldığını
söyleyen Blair sözlerine şöyle devam etmekteydi:
Kuran'ı okudum, çok açık bir kitap...
insanlığa rehberlik eden sevgi ve beraberlik kavramlarını çok
iyi açıklıyor.86
11 Eylül saldırıları gerçekleşmeden
bir iki gün önce İngiliz The Mail on Sunday gazetesinde yer alan
bir haberde ise eski ABD Başkanı Bill Clinton'ın kızının kendisine
Kuran hediye etmesi ile Kuran okumaya başladığını söyleyen Blair,
Kuran'ın kendisine cesaret verdiğini aktarmaktaydı.87
Saldırılardan sonra el-Cezire televizyonunda yayınlanan bir röportajında
Blair bir kez daha Kuran okuduğunu açıklıyor ve şunları söylüyordu:
Kuran'ı dilimize tercüme edilmiş
hali ile okudum. İslam hakkında eserler de okuyorum ve bundan
çok zevk alıyorum. Kuran hakkında daha önce bilmediğim ve Hıristiyanları
da çok ilgilendirdiğini düşündüğüm pek çok şeyi öğrendim.88
Time dergisi ise Tony Blair ile
ilgili bir makalede Blair'i, "uzun zamandır Kuran öğrencisi olan
Tony Blair" olarak tanımlıyordu.89 Kuran'ı gayet
iyi bilen Tony Blair, 11 Eylül saldırılarının olduğu ilk günden
itibaren de, bu saldırıların İslam'la ve Müslümanlarla bir alakasının
olmadığını çeşitli demeçlerinde vurguladı. Bu demeçlerinden birinde
Tony Blair şöyle diyordu:
Nasıl ki 12. yüzyılda Haçlı Seferlerini
düzenleyip katliamlar yapanların İncil'in öğretisi ile hiçbir
alakası yoksa, Bin Ladin de Kuran'ın öğretilerine bağlı bir insan
değildir. Batı İslam'ı görmezlikten gelmekten vazgeçmelidir. Yahudiler,
Hıristiyanlar ve Müslümanlar İbrahim'in çocuklarıdır ve bugün
ortak noktalarımızı ve değerlerimizi anlamak için bu inançları
biraraya getirme zamanıdır.90
Tony Blair gibi İslam'a ve Müslümanlara yakınlığı
ile tanınan bir başka önemli isim de Prens Charles'tır. Prens
Charles İslam'a duyduğu sempatiyi ilk olarak 1993 yılında Oxford'ta
yaptığı bir konuşmada dile getirmiştir. Bu tarihten itibaren İngiltere'de
yaşayan Müslümanlarla birebir ilişki içerisinde bulunan, Müslümanlar
tarafından organize edilen pek çok toplantıya ve açılışa katılan
Prens Charles, her fırsatta İslamiyet'e duyduğu hayranlığı dile
getirmektedir. Prens Charles'ın 1996 yılında Wilton Park'da yaptığı
konuşması, İslamiyet'e duyduğu sempatiyi ve bunun gerekçelerini
en açık şekilde ifade ettiği konuşması olarak bilinir. Prens bu
konuşmasında şu noktalar üzerinde durmuştur:
Bizler Batı'da kendi kökenimizi
yeniden keşfedebilmek için İslami geleneğin doğanın yaratılışına
karşı duyduğu derin saygıdan faydalanmalıyız. Modern materyalizm,
dengesiz ve uzun vadeli sonuçları çok zarar verici bir ideolojidir...
Ne var ki geçtiğimiz üç yüzyıl içinde, en azından Batı dünyasında
dışımızdaki dünyayı algılayışımızı derinden etkileyen bir ayırım
oluştu. Bilim üzerimizde katı bir hükümdarlık kurdu. Din ve bilim
birbirinden iki ayrı şeymiş gibi gösterildi. Artık bunun tehlikeli
sonuçlarını daha iyi görebiliyoruz... Bilim bize dünyanın bildiğimizden
çok daha karmaşık olduğunu gösterdi. Ama bu modern, materyalist
ve tek boyutlu yapısı ile pek çok şeyi açıklamaktan aciz kaldı...
Bu bakış açısı (materyalist görüş) Müslümanlara tamamen ters bir
bakış açısıydı. Müslüman bir sanatçı veya bilimadamı bir eser
ortaya çıkardığında bunu kendi zekasının bir ürünü olarak görmez,
bunu ancak Allah'a sunmak için yaptığını bilir. Kuran'dan okuyup
çok etkilendiğim bir ayette 'Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü
orasıdır' diye bildirilmesi sanırım bir anlamda buna işaret etmektedir...
Birbirimizden öğreneceğimiz çok fazla şey var, bunun için ilk
adım olarak İngiliz okullarında daha çok Müslüman öğretmeni görevlendirebiliriz.
Dünyanın her yerinde insanlar İngilizce öğrenmek istiyorlar, ama
burada bizim zihinlerimize olduğu kadar gönüllerimize de hitap
edecek bir şeyler öğrenmeye ihtiyacımız var ve bunu Müslüman öğretmenler
yapabilirler.91
Prens Charles, The Prince Foundation
adlı vakfı aracılığı ile Müslümanların faydanalabilecekleri pek
çok imkan hazırlamaktadır. 1993 yılında faaliyete geçen Oxford
İslami Araştırmalar Merkezi, Prens'in sponsorluğunda kurulmuştur.
Prens'in vakfına bağlı olarak faaliyet gösteren Geleneksel ve
Görsel İslami Sanatlar bölümü ise İngiliz Müslümanların geleneklerini
ve kültürlerini ayakta tutabilmeleri, Müslüman çocukların eğitim
masraflarının karşılanması, ilahi dinler arasında diyalog kurulabilmesi
için gerekli sosyolojik ve ekonomik imkanların sağlanması gibi
çalışmalarda bulunmaktadır. Prens son olarak Londra'da kurulacak
olan Müslüman Merkezi Projesi için bu bölüm aracılığı ile 10 milyon
pound yardımda bulunmuştur.92
|
 
Önce zekatı örnek göstererek İslamiyet'e duyduğu ilgiyi
dile getiren Blair, daha sonra yaptığı açıklamalarında da
Kuran okuduğunu ve çantasında sürekli Kuran taşıdığını sık
sık dile getirmiştir. Yanda Blair, Mısır el-Ezher Üniversitesi'nden
Müslüman liderlerle görülmektedir. (sağda)
Sol üstte ise, Blair eşi
ile birlikte el-Ezher Camisi'ni ziyaret ederken görülmektedir.
|
|
 
The Muslim News gazetesinde verilen haberde, sarayda Müslüman
gençleri kabul eden Prens Charles'ın gençlerle sohbeti anlatılmaktadır.
BBC'de verilen 'Prens
Ramazan Törenine Katıldı' başlıklı haberde, Prens'in Ramazan
ayı nedeniyle Londra'nın doğusunda bulunan bir camiyi ve
İslami okulları ziyaret ettiği bildirilmektedir. (üstte
sağda)

Prens Charles Wilton Park'ta yaptığı konuşmasında materyalizmi
eleştirmiş ve İslam'ın materyalist görüşe en güzel cevabı
verdiğini belirtmiştir.
|
Prens,
Müslüman gençlerin eğitimine de özel önem vermektedir. 2001 yılında
ilk defa sarayda Müslümanları Ramazan Bayramı için kabul eden
Prens Charles, davette özellikle bulunmalarını istediği Müslüman
gençlere bu konudaki düşüncelerini şöyle aktarmıştır:
Müslüman gençlerin
hassasiyeti ve hayal gücü çok önemli. Sizler olmasaydınız bizler
çok sıradan ve tekdüze olurduk. Sizin varlığınızı bizim ülkemizin
kültürüne ve çoğulculuğuna büyük bir farklılık getiren çok önemli
bir unsur olarak görüyorum. Her zaman anlaşılması için uğraştığım
bir şey var; bu derece sekülerleşen, materyalistleşen bir dünyada
sizin gibi hala inancını koruyan, kendisinden üstün bir varlığa
iman eden kişilerin olması üzerinde durulması ve takdir edilmesi
gereken bir durumdur.93
Bu davet sırasında bir saatten
uzun bir süre gençlerle sohbet eden Prens, onlara, eğitimleri,
meslekleri ve dinlerini yaşamakta herhangi bir zorlukla karşılaşıp
karşılaşmadıkları gibi konularda sorular sormuş, Müslüman gençlerin
ihtiyaçları ile tek tek ilgilenmiştir. Prens'in özellikle merak
ettiği konular arasında, 'gençlerin Kuran'ın ruhunu iyi kavrayıp
kavramadıkları', 'Kuran'ı baştan sona kadar okuyup okumadıkları',
'Ramazan ayı boyunca okullarında herhangi bir zorlukla karşılaşıp
karşılaşmadıkları', 'iftar için okullarında verilen yemeklerden
memnun olup olmadıkları' gibi konular bulunmaktadır.94
Şüphesiz gerek Prens Charles'ın gerekse Tony Blair'in
İslam'a olan bu yaklaşımları son derece önemlidir. Uzun yıllardır
bazı Batılı çevreler tarafından İslam hakkında oluşturulmaya çalışılan
yanlış kanaatin ortadan kaldırılması için önde gelen devlet adamlarının
bu konudaki düşüncelerinin değişmesi önemli bir adımdır. Yönetenlerin
İslam ahlakının güzelliğini ve üstünlüğünü fark ettikleri bir
toplumda, İslam'a yönelişin de daha fazla olacağı, o toplumda
yaşayan Müslümanların çok daha rahat bir yaşam sürecekleri açıktır.
Bu nedenle önde gelen kişilerin İslam'ı doğru tanımalarını sağlamak
çok önemli bir sorumluluktur. İslam'ı ve Kuran ahlakını tanıyan
bir kişi, konumu ne olursa olsun, muhakkak edindiği bu bilginin
üzerinde bıraktığı etkiyi çevresindeki insanlarla paylaşacaktır.
Eğer bu kişi bir toplumda yönetici veya lider konumundaysa, o
zaman kendisi ile birlikte yönettiği ve hitap ettiği kitle de
bu etkiden faydalanacaktır.
Bu nedenle bu açıklamaları okurken bu gelişmelerdeki
olağanüstülüğün farkına varmak gerekir. Bugün Batı dünyasında
bu yüzyıla kadar örneği görülmemiş bir şekilde İslam'a yakınlaşma
söz konusudur. Kuşkusuz bu durum Allah'ın varlığını ve birliğini
delilleri ile anlatmaya, yeryüzünde hakim olan materyalist ideolojileri
fikren mağlup etmeye, hak dini insanlara ulaştırmaya çaba gösteren
Müslümanlar için büyük bir müjdedir. Bu müjdenin tüm Müslümanlara
ulaşması da iman edenlerin üzerindeki bir başka sorumluluktur.
İslam'a Dönenler
Yukarıda da belirttiğimiz gibi yönetenlerin İslam'a
duydukları sempati, halkın da İslam'a yaklaşımını doğrudan etkilemektedir.
Bu durumun göstergelerinden birisi de son yıllarda Avrupa'da din
değiştirip İslam'a dönenlerin sayısının artmasıdır. Yapılan araştırmalar
İslam'a dönenlerin, zaman zaman iddia edildiği gibi, eğitimsiz
kişiler değil tam tersine çoğunlukla üniversite eğitimi almış
ve kariyer sahibi kişiler olduklarını göstermektedir.
30 Aralık 2001 tarihli sayısında
özellikle İngiltere'de İslam'a dönüş yapanları konu edinen The
Daily Telegraph gazetesinin, sonradan Müslüman olan kişilerle
yaptığı röportajlarda ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Bu kişilerin
önemli bir kısmı statü sahibi, iyi bir aile çevresine sahip, İslam'ı
iyice araştırıp öğrendikten sonra din olarak seçen insanlardır.
Örneğin eski İngiliz hükümetinde Sağlık Bakanlığı yapmış olan
Frank Dobson'ın oğlu Joe Ahmet Dobson, Kuran'ı bir arkadaşının
kendisine hediye etmesi ile 16 yaşındayken okuduğunu ve aklındaki
soruların tüm cevaplarını bulduğunu söylemektedir. 23 yaşına geldiğinde
resmi olarak İslam'ı kabul ettiğini açıklayan ve bugün 26 yaşında
olan Joe Dobson, ailesinin de bu kararında kendisini desteklediğini
anlatmaktadır. Habere göre, Dobson'ın babası her Noelde kendisine
hediye olarak İslami kitaplar almaktadır. İngiltere'de son dönemlerde
İslam'a dönenler arasında, BBC eski genel müdürü John Birt'in
oğlu, ünlü hakimlerden Lord Justice Scott'ın kızı gibi önde gelen
çevrelerden insanlar bulunmaktadır. Son yirmi yıl içinde 20 bin
kişinin İslam'a döndüğü tahmin edilen İngiltere'de, 11 Eylül saldırılarından
sonra dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi İslam'a yöneliş daha
da hızlanmıştır. Manchester Camisi'nin verdiği bilgilere göre
11 Eylül'ü takip eden ilk haftalarda sadece kendi camilerinde
16 kişi İslam'ı kabul etmiştir. İslam'a dönenlerle ilgili yapılan
araştırmalarda dikkat çeken bir nokta da, İslam'a dönüşün daha
çok kadınlar arasında görülüyor olmasıdır. Amerika'da İslamiyet'e
dönen her dört kişiden biri, İngiltere'de ise her iki kişiden
biri kadındır.95
İslam'ın
hızla yükseldiği Avrupa ülkelerinden birisi de Danimarka'dır.
Danimarka'da devletin resmi dini olan Protestanlıktan sonra Müslümanlık
gelmektedir, ülkedeki Katoliklerin sayısı ise Müslümanlardan daha
azdır. 5.5 milyon insanın yaşadığı Danimarka'da nüfusun yaklaşık
%3'ünü Müslümanlar oluşturmaktadır.96 Yoğun
göçlerin Müslümanların sayısındaki artışa doğrudan etkisi vardır.
"Danimarka'nın Geleceği: Her İki Kişiden Biri Müslüman" haberleri
ile bu yükseliş Danimarka basını tarafından da ele alınmıştır.
Danimarka'da yaşayan ünlü sosyolog Eyvind Vesselbo yaptığı araştırma
neticesinde, yakın gelecekte Danimarka nüfusunun yarısının Müslüman
olacağını açıklamıştır.97
Medyada Yer Alan İslam
İle İlgili Haberler
Batı basınında son zamanlarda İslam'ı tanıtmak için
hazırlanan objektif haberler de oldukça dikkat çekmektedir. Özellikle
11 Eylül'deki terörist saldırılardan sonra bu konuda gözle görülür
bir gelişme olmuştur. Saldırılar halkın İslam'ı merak etmesine
ve doğru bilgi arayışı içine girmesine aracı olmuş, medya bu talebi
karşılayabilmek için çeşitli haberler ve programlar hazırlamıştır.
Başta BBC olmak üzere pek çok televizyon kanalı İslam'ı anlatan
belgeseller yayınlamış, özel konukların davet edildiği sohbet
programları düzenlemiş, İslam'ı anlatan dizi programlar organize
etmiştir. Yine pek çok televizyon kanalı internetteki sayfalarına
İslam'ı anlatan özel bölümler eklemişlerdir. Bu sayfalarda İslam'ın
temel şartları, İslam tarihi, Peygamberimiz (sav)'in hadisleri
ve Kuran ayetleri yer almakta, okuyucular istedikleri takdirde
daha kapsamlı bilgi veren sitelere yönlendirilmektedir.
Bununla birlikte pek çok dergi ve gazetede de İslam'ı
anlatan ve kamuoyunun merak ettiği sorulara cevap teşkil edebilecek
yazılara yer verilmiştir. Bu yazılardan birisi de, 1 Ekim 2001
tarihinde Time dergisinde yayınlanan 'True, Peaceful Face of Islam'
(İslam'ın Barışsever Gerçek Yüzü) başlıklı makaledir. Ünlü İngiliz
teolog Karen Armstrong tarafından kaleme alınan makalede özetle
şu bilgilere yer verilmektedir:
Arapça 'teslim olmak' kökünden
gelen İslam, barış ve güvenlikle eş anlamlıdır. 7. yüzyılın başlarında
Kendisine Kuran vahyedildiği zaman Muhammed Peygamber (sav)'in
en önemli görevlerinden birisi geçtiğimiz günlerde Washington
ve New York'ta şahit olduğumuz türden toplu katliamları ve şiddeti
tamamen ortadan kaldırmaktı. Kuran'da izin verilen tek savaş savunma
amaçlı savaştır. Müslümanlar savaşı kendileri başlatamazlar (Bakara
Suresi, 190). Savaş kötü bir şeydir, ancak Müslümanlar zaman zaman
baskılarla karşı karşıya geldiklerinde savaşmak zorunda kalabilirler.
Kuran'da Tevrat'ta yer alan, 'göze göz, dişe diş' ayeti geçmektedir,
ancak ayetin sonunda tıpkı İncil'de olduğu gibi bağışlamanın daha
hayırlı olduğu bildirilmektedir (Maide Suresi, 45). İslam savaşa
bağımlı değildir... Üstelik cihad 'kutsal savaş' anlamına gelmez,
'çaba göstermek' anlamı taşır. İslam dini insanlar üzerinde zorlama
getirmez, Kuran'da ' (Bakara Suresi, 256) açıkça belirtilmiştir.
Ve Müslümanlar Yahudileri ve Hıristiyanları 'Ehl-i Kitap' olarak
görürler ve inançlarına saygı duyarlar (Ankebut Suresi, 46). Hz.
Muhammed (sav)'e indirilen bir başka ayette ise, 'Ey insanlar,
biz sizi birbirinizle tanışmanız için eşler ve topluluklar olarak
yarattık' (Hucurat Suresi, 13) şeklinde bildirilmiştir. Yani farklılıkların
amacı, işgal etmek, zorla dininden çevirmek, katletmek veya şiddet
uygulamak değil, uzlaşma ve hoşgörü ile diyalog kurmaktır.98
|
Der Spiegel
İslam'ın Yükselişini Kapak Konusu Yaptı

İslam'ın tüm düyadaki hızlı
yükselişi, ünlü Alman dergisi Der Spiegel tarafından kapak
konusu olarak ele alındı. 'Muhammed Peygamber Kimdi' başlığı
ile haberleştirilen konuya dergide 20 sayfa yer ayrıldı.
Haberde, gerçek İslamiyet ile terörist grupların bir ilgisinin
olmadığına dikkat çekilirken, çeşitli tarihçiler, filozoflar,
sosyologlar ve siyaset adamlarının da görüşlerine yer verildi.
Dünyada hiçbir dinin İslamiyet kadar hızlı yayılmadığının
belirtildiği haberde, ünlü İngiliz filozof Ernest Gellner'in,
"İslamiyet Allah'ın dünya için öngördüğü bir toplum düzeni"
sözlerine yer verildi.
|
|
Televizyonlar
İslam'ı Anlatan Belgeseller Yayınlıyorlar

Avrupa'da İslam'ın hızlı
yükselişi özellikle televizyonların pek çok programda ele
aldıkları bir konu olmuştur. Siyasi ve sosyal değerlendirmeler
içeren bu programların yanı sıra, İslam tarihini ve İslam
ahlakını anlatan kapsamlı belgesellere de yer verilmiştir.
Bunun örneklerinden birisi İngiltere'de 1 milyon sterlin
harcanarak gerçekleştirilen 'İslam Mevsimi' adlı projedir.
İslam dinini doğru tanıtmayı amaçlayan bu belgesel İngiliz
Yayın Kurulu'na bağlı 2. kanal tarafından iki hafta süren
bölümler halinde yayınlanmıştır. Benzer bir yayın Alman-Fransız
ortak kanalı olan Arte tarafından da gerçekleştirilmiştir.
Çekimleri üç yıl süren ve Hz. Muhammed (sav)'in hayatını
anlatan belgesel dizide İslam tarihi detaylı olarak ele
alınmıştır.
|
|
Alman Cumhurbaşkanı'nın
Cami Ziyareti
Alman Cumhurbaşkanı
Johannes Rau, Almanya'da yürütülen dinler arası diyalog
çalışmalarının önemli destekçilerinden birisidir. 29-30
Ocak 2001 tarihlerinde Potsdam'da düzenlenen Dünya Kiliseler
Konseyi toplantısına katılmış ve bu konudaki görüşünü ortaya
koyan bir konuşma yapmıştır. Önümüzdeki 10 yılı 'Şiddetle
Mücadele ve Barış' yılı ilan eden Dünya Kiliseler Konseyi'ne
maddi destekte bulunan Almanya'nın bu desteğinin kesilmesini
isteyen çevreleri şiddetle eleştiren Rau, bu çalışmayı Avrupa'nın
yaptığı en önemli sosyal atılımlardan biri olarak değerlendirmiştir.
Özgürlük ve adaletin denge unsurları olduğunu söyleyen Rau,
Sosyal Darwinizm'in de kesinlikle reddedilmesi gerektiğini
vurgulamıştır.99 Bunun yanı sıra Müslüman
topluluklarla kurulacak diyaloğun önemine ve bu girişimlerin
desteklenmesi gerektiğine de sık sık değinen Rau bu konuya
verdiği önemi Marl kentindeki Fatih Camisi'ni ziyaret ederek
de göstermiştir. Ramazan Bayramı nedeniyle gerçekleştirilen
bu ziyaret sırasında Rau, Müslümanların bayramlarının da
Hıristiyanların bayramları kadar önemli olduğunu belirtmiş
ve teröre karşı yürütülen mücadelenin İslam dini ile ilgisi
olmadığını vurgulamıştır.
|
|

Müslüman nüfusun yoğun olduğu
ülkelerden Almanya'da sonradan Müslüman olanların sayısı
da oldukça fazladır. Bununla birlikte İslam'ın doğru anlaşılması
ve doğru tanıtılması için de Alman hükümeti tarafından çeşitli
çalışmalar yürütülmektedir. Bu çalışmalardan birisi de Alman
okullarında verilecek olan İslam dersleridir.
|
|
Belçika'da Yükselen
İslam
90'lı
yılların başında Belçika'daki Müslümanların sayısı 285 bin
civarında idi. 1998'e gelindiğinde ise bu rakam 350 bin
oldu. Bu da Belçika nüfusunun %2.5'i demektir. Toplam 240
mescid ve caminin bulunduğu Belçika'da İslam'ın hızlı yükselişi
devam etmektedir.100 Bugün İslam Belçika'da
Yahudilik ve Protestanlığı geride bırakarak Katoliklikten
sonraki ikinci din olmuştur. Belçika devleti, ülkede yaşayan
Müslümanlara karşı her zaman olumlu yaklaşmış, Müslümanların
inanç ve ibadet özgürlüğünü koruma altına alan kanunu daha
1974 yılında çıkarmıştır. Buna göre Müslümanlara da, tıpkı
Katolikler, Protestanlar ve Yahudilere olduğu gibi Belçika'da
dinlerini yaşama ve anlatma özgürlüğü tanınmıştır. Bu kanunun
en önemli uygulamalarından birisi, İslami okullar dışında,
devlet okullarında da İslam dersi okutulmasının sağlanması
olmuştur. Belçika'da şu anda yaklaşık 700 Müslüman öğretmen
devlet okullarında ders vermektedir ve bu öğretmenlerin
maaşları ve giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır.
Kanunda belirtilen bir diğer
önemli nokta da, ibadet merkezlerinin inşaat masraflarına
ve buralarda görev yapacak olan din adamlarının giderlerine
Belçika Devleti tarafından maddi destek verilmesidir. Belçika
devletinin Müslümanlara verdikleri bu destek, İslam'ın Belçika'da
yükselmeye devam etmesini sağlamaktadır. 28 Ocak'da hizmete
açılan Genk Yunus Emre Camisi de bu yükselişin önemli göstergelerinden
birisidir. Belçika'nın bu en büyük camisinin açılşına katılan
Genk Belediye Başkanı Jef Gabriels bu günü bir bayram olarak
değerlendirirken, açılışa katılan kilise temsilcisi Jan
Boonen düşüncelerini şöyle aktarmıştır:
Ev vardır oturulur, ev vardır hastane
yapılır, ev vardır banka yapılır. Burası Allah'ın evi ve
biz buraya sadece ona boyun eğmek için geliriz. 101
|
|
İtalyan Büyükelçisi
Müslüman Oldu
İtalyan büyükelçinin Müslümanlığı kabul etmesi, Batı basını
ve haber ajansları tarafından ilgiyle karşılandı. Yukarıda
Reuters haber ajansının konuyla ilgili verdiği 'Roma'nın
Suudi Arabistan Büyükelçisi Müslümanlığa Döndü' başlıklı
haber görülmektedir.
İtalya'nın
Suudi Arabistan büyükelçisinin Müslüman olduğu birkaç ay
önce basına yansıyan önemli haberlerdendi. Aslında, İtalya'nın
ünlü diplomatlarından Torquato Cardilli Müslüman olan ikinci
büyükelçiydi. Kendisinden önce Büyükelçi Mario Scialoja
da İslamiyet'e girmişti. Roma'nın Birleşmiş Milletler daimi
temsilcisi iken Müslüman olan Scialoja, bundan sonra Suudi
Arabistan büyükelçisi olarak atanmıştı. Torquato Cardilli
ise uzun yıllardır Müslüman ülkelerde görev yapan bir diplomattı.
Cardilli'nin İslamiyet'e dönmesi İtalya'da İslam'ın yükselişini
bir kez daha gündeme getirdi. Yaklaşık bir milyon Müslümanın
yaşadığı İtalya'da son iki üç yıldır da 5 bin kişinin İslamiyet'e
döndüğü tahmin edilmektedir.102
|
|
Berlusconi Müslümanlardan
Özür Diledi
İtalyan Başbakanı Berlusconi 11 Eylül sonrasındaki büyük
gafının ardından İtalya'da bir camiyi ziyaret ederken görülmektedir.
Berlusconi basına yaptığı açıklamalarda da, sözlerinden
dolayı pişmanlık duyduğunu dile getirmiştir.

Yukarıda Avrupa'nın en büyük camisi olan Roma Camisi
görülmektedir.
|
11
Eylül sonrası Müslümanlar aleyhinde yaptığı açıklamalarla
dikkat çeken İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, bu açıklamasından
kısa bir süre sonra özür diledi. 26 Eylül'de yaptığı konuşmasında,
Batı kültürünün İslam kültüründen her zaman üstün olduğunu
ve Müslümanların Batının bir parçası haline gelmelerinin
mümkün olmadığını söyleyen Berlusconni bu sözlerinin ardından
başta Avrupa Birliği devletlerinin yöneticileri olmak üzere
pek çok kesimden ağır eleştiriler aldı. Bunun üzerine açıklamasından
bir gün sonra, 'sözlerinin yanlış anlaşıldığını, Müslüman
dostlarını hiçbir zaman üzmek istemediğini' söyledi. 1 Ekim
günü ise ülkesinde görev yapan Müslüman ülkelerin büyükelçilerini
konutuna davet ederek özel bir görüşme yaptı. Hükümet tarafından
yayınlanan basın açıklamasında Başbakanın bu görüşmeyi İslam'a
duyduğu saygıyı dile getirmek için bir fırsat olarak değerlendirdiği
belirtildi. Basın açıklamasında Berlusconni'nin şu sözlerine
de yer verilmekteydi: 'Bir milyar insanın inandığı İslam,
barışı emreden, insan haklarına saygılı, milletler arasında
hoşgörü ve uzlaşmanın olması gerektiğini söyleyen, insanlığa
çok önemli değerler kazandıran büyük bir dindir.'103
|
|
Danimarka'da
İslam
Danimarka İslam'ın en hızlı yükseldiği ülkelerdendir. Üstelik
Danimarka Devleti de ılımlı yaklaşımı ile bu yükselişe katkıda
bulunmaktadır. Danimarka devlet televizyonunun tarihte bir
ilke imza atarak, Türk Kültür Merkezi Camisi'nde verilen
Cuma hutbesini naklen yayınlaması bu desteğin en çarpıcı
örneklerindendir.
|

    
|